Kapının kenarları biraz keskindi. Ahmet’in çizmesini kesip ayağına kadar gelmişti. Ahmet bu etkiyle kendini yere attı. Ayağı kapıda sıkışmış bir halede yerde sırt üstü yatıyordu. Ağzına küfürler geldi
-Lan kapı sana kibar davranalım dedik, senin yaptığına bak.
Tek ayağı kapıda sıkışmış bir haldeyken diğer ayağı ile kapıya tekme attı ve kapı açıldı. Topallayarak içeri girdi. Duvarda bir tane el fener gördü. Asılı olduğu yerden aldı, lambasını yaktı. Kapıya sıkışan ayağına baktı. Durumu çok kötüydü ayağı kanıyordu. Ayağını çizmeden çıkardı. Fener ile etrafına baktı, ecza dolabını gördü, oradan sargı bezlerini aldı, ayağına sardı.
“Bütün bunların arasında birde ayağım, olmaz bu” dedi. Odanın içerisinde bir tane çek yat gördü ve oraya oturdu. Üzerindekileri çıkardı. Çantasını belinden çıkarırken içerisinde yemek olduğu ve acıktığını hatırladı. Saatine baktı. Saat 13:00 olmuştu.” Sabah bir şey yemedim çorbayı içeyim” dedi. Çorbayı ve ekmeği köşede bulunan küçük masanın üzerine koydu. Çorbayı içmek için kaşık aramaya başladı. Teknisyenlerin dolaplarını karıştırırken kaşık, çatal, tencere ve bir paket makarna buldu.“İyi, bunları yarına yerim” dedi. Kaşığı aldı çorbayı içemeye başladı. Dün akşam annesi ile yediği yemek aklına geldi. Gözleri doldu “kıymetlim neredeyse” dedi.
Karnını doyurdu. Yorgunluğun etkisi ile çek yata uzandı. Üzerine battaniye türünden bir şey buldu, el fenerini başucuna koydu ve uyumaya başladı. Yaşadıkları onu çok yormuştu. Sanki bugün bir yıl gibiydi. Derin bir uykuya daldı.
Uyku arasında birden ayak sesleri duydu. Yataktan hemen fırladı. El fenerini açtı, ayak seslerinin uzaklaştığını duydu. Seslerin geldiği yere, yukarı kata doğru toplayarak koşmaya başladı. Ama yine kimse yoktu. Yerde sanki bir şey vardı. Feneri yerde duran karaltıya doğru tuttu. Karaltıda kocaman bir fare vardı, ölü bir vaziyette duruyordu. Ayağıyla hafiften fareye vurdu, sanki farenin içi boş gibi geldi. İçindeki organlar yerine pamuk koymuşlar gibiydi. Yeniden teknisyen odasına doğru yürüdü, uykusu daha yeni açılmaya başladı. Saatine baktı, saat 13:00 olmuştu
“Ne kadar çok uyumuşum, neredeyse 24 saat mi ” dedi. Odaya gitti karnı yeniden acıkmıştı. Teknisyenlerin yemek malzemelerini bulunduğu dolaba baktı. Yiyebileceği sadece makarna vardı, dolapta duran tencereyi aldı, makarnayı kaynatmak için su alacaktı. Bir elinde tencere bir elinde el feneri ile o katta bulunan tuvalete gitti. El fenerini aynaya tutu, yansıması gözünü aldı. Aynada kendisine baktı. “Bir günde unutmuşum yüzümü” dedi. Sonrada musluğu açtı, tencereyi doldurdu. Tencerenin içerine ne kadar su koyduğunu kontrol etmek için el fenerini tencerenin içerisine doğru çevirdi. Fenerin ışıkları direk olarak sudan yansıdı, oradan aynaya oradan da yeniden gözünü aldı. Ahmet bu olaya çok şaşırdı. Feneri yeniden tencerenin içerisine doğru tuttu ışık suyu geçmiyordu, direk olarak yansıyordu. Tenceredeki suyu doktu. Emin olmak için yeniden su doldurdu. Feneri yeniden tencere içerisine tuttu ama yine aynısı oldu. Sanki suda değişik bir şeyler vardı, Tencerenin içerisindeki suyu döktü ve tencereyi tuvalete bıraktı. Hazır su dolaplarının oraya gitti. Bir koli ağzı kapalı küçük bidonlar içerinde bulunan suyu tuvalete götürdü. Tencereye hazır suları döktü. Feneri yeniden tencereye tuttu. Bu sefer su da ışık yansımadı. Boş su bidonlarından birisine musluktan su doldurdu. Saydam bidondan ışık geçer düşüncesi ile feneri bu sefer musluktan doldurduğu bidona çevirdi ama ışık sadece yansıyordu. Arkasında bir gölge bırakıyordu. Normal su ile deneyi yeniden yaptı. Normal sudan ışık yarı yarıya geçiyordu. Suda bir şeyler var dedi yüzünü yıkamadı
“Olamaz dışarıda ki yağmur suyu da bundan dolayı aydınlık yapıyordu etrafı” dedi.
Beyninde sanki şimşekler çakıyordu. Büyük bir bilim adamı gibi hissetti kendisini. Ne işe yarardı ki kimsenin olmadığı bir ülkede bilim adamı olmak. Hazır su ile yemeği yapma kararı aldı. Odaya gitti suda makarnayı kaynattı karnını doyurdu. Ve çek yata yeniden uzandı. Acaba şimdi ne yapmalıydı. Birileri yaşıyor olmalıydı. Ve onlara ulaşmalımıydı. Yataktan kalktı. Bel çantasının içerisinde ne var ne yok hepsini çıkardı. Teknisyenlerin odasından çantasına yaralı olabilecek eşyaları koymaya başladı. Bir tane dürbün buldu, onu koydu. Sonra acıkırım diye boş çorba kâsesine biraz makarna koydu. Bir tane pense aldı, el fenerini koydu, etrafına bakınırken başka bir şey almama kararı aldı. Geri gelebileceğini düşündü. Yanına yağmurluğunu ve şemsiyesini de aldı Yukarı binanın çıkışına doğru yürümeye başladı. Binanın dışarıya açılan kapısında birazcık durdu. Ve yağmurun sanki daha da parlak olduğunu hissetti. Şemsiyesini açtı yaşayan birlerini bulmak umuduyla dışarı doğru ilk adımını attı.
İş yerinin önünden geçen ana yolun karşısında bulunan 15 katlı olan 6 bina bulunuyordu. Bu binada ki kapıları çalacaktı. Birinci binaya girdi. Apartman koridorunda ki zillere basarak yukarı çıkmaya başladı. 1nolu daireye gelip ziline bastı ama kapı zili çalmadı. Topallayarak merdivenleri çıkmaya devam etti. Çıkarken de kimse yok mu? diye bağırıyordu. Binanın 15. katına geldi. Binada kimse yoktu apartman koridorunun camından dışarı baktı. Ne kadar yüksekte olduğunu keşfetti. Dürbününü çantasından çıkardı, yüksekten dışarıya bakmak nasıl bir işmiş şimdi onu anlayacağız dedi. Ufukta küçük bir uçak gördü. Heyecanlandı birden,
“Birileri demek ki yaşıyor” dedi. Uçağı izledi uçak çok hızlı gidiyordu. Ufuktan kaybolana kadar izledi. Sonrada dürbünün istikametini evlerin olduğu yerlere çevirdi. Hiç insan görünmüyordu. Binanın bir tanesinin bacasından duman çıktığını gördü. Sonra başka yöne çevirirken dürbünü birden aklına takılı “acaba orada ne yanıyordu”. Birileri mi vardı da ısınmak istiyorlardı. Hava sıcaktı, “bu sıcakta kim ısınmak ister ki” dedi. Dürbünle yeniden o yöne döndü ve ayrıntılı bir şekilde incelemeye başladı. Duman sürekli çıkıyordu. Bayağı bir süre baktı ama kimseyi göremedi. Çıplak gözle o binaya baktı, bakınca mesafenin çok uzak olduğunu anladı.
Acaba ne vardı orada, iş yerine mi gitmeliydi yoksa duman çıkan yere mi?
Bir cevap buldu kendince
“Kaybedecek neyim var en iyisi oraya gideyim” dedi. Zorlanarak çıktığı merdivenleri inmeye başladı. Binadan çıktı. Gideceği istikamete doğru yürümeye başladı. Yolun çok uzun süreceğini biliyordu. Ayağı acımasa daha hızlı gidecekti. Yaklaşık yarım saat sonra birden ayakları karıştı. Sanki annesi onu izliyormuş gibi oldu. Başkaları onu izleyince işlerini farkında olmadan karıştırıyordu yada yapamıyordu. İçindeki duygu yine aynıydı. Birileri Ahmet’i izliyordu ve bu izleme yüzünden ayakları karışmıştı. Etrafına bakındı ama yine kimse yoktu.
“Üf ya ne oluyor dünyaya” dedi. Varacağı noktaya az kalmıştı, yürümeye devam etti. Biraz zaman geçtikten sonra o binanın önüne geldi. Binanın yüksek olmasından dolayı dumanın durumuna bakamadı. Binaya girdi kimse var mı? Diyerek yukarı katlara çıkmaya başladı. 3. katta sen kimsin diye bir ses geldi.
Ahmet yıllardır insan sesi duymuyormuşçasına “Neredesiniz?” dedi.
Ses cevap verdi
-Bodrum kattayız aşağı gel
Ahmet heyecanlı ve topallayarak bodrum kata indi.
Karşısında beyaz önlükler giyinmiş iki genç adamı gördü. Adamlardan birisi uzun boylu bir diğeri de orta boydaydı. İkisinin gözünde de havuza girmek için kullanılan gözlük ellerinde de eldiven vardı. Ahmet hemen soruları sormaya başladı
“Ne oluyor burada, nerede insanlar, ben neredeyim, dengemi yitirmek üzereyim. Biliyorsanız lütfen anlatın” dedi.
Adamlar da “Delikanlı biraz daha sakin ol. Bizde bilmiyoruz olanları, sadece suda bir şeyler var insanları ve temas ettiği bütün canlıları buharlaştırıyor” dedi.
Sanki Ahmet’in dünyası karardı. “Yani tüm herkes buhar mı oldu” dedi
Uzun boylu adam evet dedi. Su ile temas eden her canlı ölüyor yaptığımız deneylerde bunu anladık. Adam kafes içerisinde iki kurbağa göstererek.
-Bak kurbağalara içleri yavaş yavaş yok oluyor. Kurbağalar ise hiç kıpırdamadan duruyorlardı.
Ahmet “Ne yaptınız kurbağalara” dedi.
Kısa boylu adam cevap verdi
-Biz bir şey yapmadık bir damla su damlattık sonuç buharlaşma. Kurbağalar yavaş bir şekilde yok oluyorlar ama şunu anlayamadık. Bazı kurbağalar 5 saatte bazıları da 5 dakika da yok oluyor. Galiba kurbağalara göre değişiyor. İnsanlarda da büyük ihtimalle böyle. Bu her neyse yakında soluduğumuz havada da olacak. Yani hiçbir canlı yaşamayacak. Herkesin sonu kötü, bitkiler hayvanlar her şey yok olacak, dedi
Ahmet “Ben su ile temasta bulunmadım. Yağmurluğum iyi kamufle ettiği için galiba buhar olmadım tesadüfi yaşıyorum yani” dedi
Uzun boylu adam sordu.
-Temiz suyun ve yemeğin var mı?
Ahmet cevap verdi.
-İş yerimde bir ömür bize yetecek kadar temiz su ve yemek var dedi.
Adam cevap verdi
-Bu çok iyi o zaman bizde az kaldı. dedi
Uzun boylu adam ben Vedat buda arkadaşım Hayri. Biz havuzların temizliğini yaparız. Bu sezon başlangıcında havuzları temizlemek için iş teklifleri aldık. Hayri su kimyası okudu. Yağmur başladığı gün suya bir baktı. Vedat bu suda bir şeyler var dedi. Sudan numune aldık, klor ve ph testine tabi tuttuk. ph ve Klor sıfır çıktı. Hayri hemen söze katıldı.
-Yağmur suyuna da dokunmadan aynı testi yaptık. Sonuç yine aynı çıktı. Kurbağalarda test ekmek için suyu üzerlerine döktük. Bazıları hiç tepki vermedi. Öylece bekledi. Bazıları hemen buharlaşmaya başladı. Sonra kaç kurbağada denediysek hepsi aynı çıktı.
Ahmet
-Artık daha iyi anlıyorum her şeyi dedi.
Hava kararıp gece olana kadar sohbet ettiler, güzel bir dostluk ortamı oldu. Sonrada gecenin sessizliğinde bulundukları binanın üçüncü katında uykuya daldılar.
-Ahmet yatarken hayatım nereden nereye geldi. Su artık H2O değil dedi...
Güzel bir uykunun arasında sabah olmuş güneş ışıkları odanın camına vuruyordu. Yağmur hala devam ediyordu, Ahmet uyandı, yataktan kalktı. Uykunun verdiği sersemliği üzerinden atmak için yüzünü yıkamayı düşündü ama su olmaz dedi. Diğer arkadaşlarını yattığı odaya gitti. Odada kimse yoktu ve masanın üzerinde bir not vardı. Notta şu cümleler yazıyordu.
“Ahmet sabaha karşı sen uyurken seninde üzerine su döktük. Artık hayatındaki son dakikalarını istediğin gibi yaşabilirsin”
Bu not Ahmet’te soğuk duş etkisi yapmıştı.
-Ama nedeeeeeeennnnnnnnnnnnn diye bağırdı küfür etti ve ağzına gelen her şeyi bağırarak söylemeye başladı. Zaten ölmüşüm ben, annem öldü, ne anlamı vardı ki yaşamanın, deseydiniz bana ben kendimi öldürürdüm dedi. Hiç bir eşyasını almadan iş yerine doğru topallayarak yürümeye başladı. Yağmurun her bir damlası rahmet gibi Ahmet’in yüzüne çarpıyordu. Yürüme sırasında gözleri doldu. Annesinin güler yüzü geliyordu aklına. Annesi ile geçmişte yaşadıkları düşündü. O Ahmet’in her şey idi. Babasının ölümünden sonra annesine hep o bakmıştı. Annesinin yanına gidiyordu artık. Anne bak üşüyorum, ısınmak istiyorum anne, ellerin nerede anne, şefkatin nerede anne, diye mırıldanmaya başladı. Bu yalancı düşler, insanlar, hepsi boş anne, hiçbir şey istemiyorum, anne ben sana geliyorum. Düşümde bir dağ görüyorum derken, Ahmet’in ayağı kaydı kocaman sokakta yere yıkıldı. Ahmet çok sinirlenmişti, Neden ben diye yeniden bağırdı. Bunları görmeden keşke ölseydim dedi. Üzerindeki bütün kıyafetlerini çıkardı. Sinirli bir halde deliler gibi bağırıyordu Anne üşüyorum neredesin anne, neden anne neden diyordu. Yaşadıklarına daha fazla tahammül edemedi.
Oyun muydu bu yaşadıklarım, ayağa kalkmak isterken yeniden yüz üstü düştü. Her yeri çamur oldu. Artık Ahmet’in gözleri görmüyordu. Ne oldu diye yeniden bağırdı. Sırt üstü döndü elini kalbinin üzerine koydu, her yeri buz tutmuştu annesinin yanağını öptüğü gibi soğuktu vücudu, kalbi yavaş atıyordu. Anne bak üşüyorum ısınmak istiyorum, kucağın nerede anne şefkatine nerede, anne bak ölüyorum dedi ve sustu. Artık su vücudunun her bir karesindeydi.
Son...